Üyemiz Olun

İNANÇ NEDİR ?

İnanç kavramı  insanın varoluşundan bu yana insana insan olma özelliğini kazandıran değişmez bir gerçeğin temel olgusudur. Her ne kadar başlangıçta değişik inançların ortaya çıkışındaki ana nedenler ; korku yok olmama ve doğanın bilinemezlikleri olsa da ; günümüzde inanç anlayışı Tanrısal ve felsefi boyutlara taşınmıştır. İnanç  genel sözlük tanımında  “bir şeye veya bir düşünceye gönülden bağlı bulunmaktır”. 

Aklımızın var olduğuna inanıyorsak inancımızı da soyut bir hakikatin akılcı bir ifadesi olarak kabullenmeliyiz. Ve aklımızın işlevini kavrayabiliyorsak inanç olgusunu da özümseyebiliriz. Eğer inanç kesin olduğunu kavrayamadığımız bir şeyin kesinliği olarak ifade edilebiliyorsa aynı anlayış akıl için de pekala geçerlidir. Ralph Emerson’a (1803-1882) göre “ İnanç ruhun onayladıklarını kabul etmekten ibarettir, inançsızlık ise onları reddeder.” “ Kısaca ruhsallığı güçlü olan insanların  dinî bir inanç olarak kabul etme eğilimleri ruhsallığı güçsüz olan insanlara nispetle daha yüksektir.

Güçlü ruhsallık kişiyi Tanrı sevgisine yönlendirir.” Her ne kadar Tanrı’ya dokunamıyor ve göremiyorsak da  ona gönülden gelen içten bir inanç ve beklentisiz  koşulsuz bir sevgi ile ulaşabiliriz. Kuantum fiziğinin felsefi düşünürü Fred Alan Wolf  “Tanrı’nın varlığından emin misiniz? “ sualine; “Göremediğimiz  dokunamadığımız şeylerin varlığından emin olamayız  onun için inanç diye bir olgu vardır “ der. Kuantum anlayışında; mutlak gerçekler mutlak doğrular yoktur. Çünkü bilim sürekli araştırır  gerekli düzeltmeleri yapar yeni doğruları ortaya koyar. Bu nedenle inancın birinci koşulu bilimsellik değildir.

Ancak inançları bilimle karıştırmamak görüşü de yetersizdir. Varoluşun başlangıcı “ Büyük Patlama“ dır. Büyük Patlama’yı ve sonucunda ortaya çıkan evrimleşmeyi bilimin ışığında aydınlatma girişimleri inançsızlığı değil aksine inanç tutkumuzu derinleştirecektir. Sadece doğanın akıl ermez muhteşemliğini gözlemlemek bile  güçlü bir inanç için yeterli olmalıdır. Evrenin Yaratıcısı’na inanmak gerçekte bilimselliğin ötesinde bir hakikattir. Önemli olan Yaradan ile ilgili bilgileri gün ışığına çıkarabilme azminin hiç kesilmemesidir.

Zaman zaman kendimize sorarız,  başımıza gelen olayların sorumlusu kim? Bilinçli aklımız olmadığına göre ya bizim dışımızda birileridir ya da bizim farkındalıksızlık içindeki zihnimiz…  Evet akıllıyız ve aklımızı mantığımızı kullandığımızda kendimiz için asla kötü bir şeyi talep etmeyiz tam aksine sürekli kendimiz için iyi bir şeyler yapmaya çalışır dururuz...  Ama yaşam döngüsü hiçte öyle gerçekleşmez yada deneyimler düşündüklerimizin dışına çıkar, istemediğimiz olaylarla karşı karşıya buluruz kendimizi. Peki o zaman eğer dışarıda birileri suçlu değilse ki artık bunu biliyoruz, o zaman bu durum bizim farkındalıksızlık içindeki zihnimin bir ürünüdür. 

Bu durum zihnimizin yaşam olgularına nasıl baktığı ile alakalıdır. Olguları sadece olgu olarak görmek yerine onları sorun olarak algılamamızdan kaynaklanmaktadır. Örneğin savaş bir olguysa ve bizim zihnimiz savaşmayı sorun olarak algılıyorsa mutlaka bizim bilinçaltımızda bir inanç kalıbının olduğu anlamına gelir. Bu kalıba ait kayıtlar büyük olasılıkla çocukluk çağlarına dayanmaktadır. Kayıt her neyse tarafımızdan algılanış biçimiyle doğru orantılı olarak sürekli tekrarlanan benzer deneyimlerin sonucunda inanca dönüşür. İnanç zihnin bir parçası olarak düşünce sisteminin içinde kendini ifade eder.

İnanç zihinle ilgilidir, bilgiyle ve bilinçle çatışır. Bilinçaltı zeminimizde var olan inançlarımız eğer farkında değilsek yaşamımızda maddeye dönüştüklerinde ve bizim bilinçli bakış açımızla veya bilgimizle anlaşılmaz. Çünkü davranışlarımız robotiktir ve bilinçli aklımızla neden o şekilde davrandığımızı anlayamayız. Zihnin algısıyla inançlar, inançların var oluşuyla da deneyimler oluşur. İnançlarımızın etkisinde farkındalıksızlık içindeki zihin bizi ya karamsarlığa, ya yoksulluğa, ya yoksunluğa veya yokluğa mahkûm eder.